Bazıları düşüncenin kökenini 1907’de dönemin önde gelen filozof ve psikologu William James’in İnsanın Enerjisi (The Energies of Man) adlı kitabındaki “ Muhtemelen, zihinsel ve fiziksel kaynaklarımızın sadece küçük bir parçasından faydalanabiliyoruz” sözüne dayandırır. Büyük ihtimalle ifade etmeye çalıştığı şey, kullanılmayan bir potansiyele sahip olmamızdı. Yirmi dokuz yıl sonra, Dale Carnegie’nin Dost Kazanma Ve İnsanları Etkileme Sanatı (How To Win Friends and Influence People ) kitabının giriş bölümünde, Lowell Thomas’ın yazdığı “ Harvard’lı Profesör William James’in daha önce de söylediği gibi ortalama bir insan sahip olduğu zihinsel yeteneklerinin sadece yüzde onunu geliştirir.” cümlesiyle muhtemelen bu söze atıfta bulunmaktaydı.
Buradan sonrasında, bu düşünceden ayrışmalar olmuş gibi görünüyor; bilimkurgu ve spritüel gruplarda düşüncenin değişik kullanımları bulunuyor. 1920 ve 30’larda dönemin önde gelen psikologu Karl Lashley’in fare beynindeki beyin kabuğunun bölgelerini çıkararak beyni bölgelerine ayırma teşebbüsü konuya pek de yardımcı olmamıştı. Farelerin hala bir şeyleri öğrenip belirli görevleri tamamlayabildiğini keşfetmesi büyük ‘pasif’ beyin kütleleri fikrine katkı sağladı. Ancak şu anda biliyoruz ki beynin yeniden yapılanabilme özelliği bu tür yaralanmaların iyileşmesi ve kaybedilen bölgenin telafisini mümkün kılmakta. Ve bu gerçek, beyinde pasif bir bölge olduğu savını çürütüyor.
Birkaç on yıl sonrasında bile, ilginç yönlere sahip olmasından dolayı bu söylence halen varlığını sürdürebiliyor. Bizi tüm potansiyelimizi kullanma sorumluğundan muaf tutuyor, “kendine-yardım” gurularından medet ummamız için sürekli bir güvensizlik hissi yaratıyor ve insanın kavrama sınırları hakkında sözde bilimsel açıklamaları sunuyor.










