Türkiye’de gündem kuşkusuz anlık değişiyor. Dün konuştuğumuz bir meseleyi bir gün sonra konuşmaz oluyoruz. Gündemin bu kadar sık değiştiği bir dönemde CHP Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin’le TBMM’deki odasında Türkiye’nin gündemindeki TIR’ları, “Cemaat-CHP ortaklığı”nı, Suriye meselesini ve yerel seçimleri konuştuk.
Bu hafta başında Suriye’den gelen işkence fotoğrafları yayınlandı ve Esad yönetimi suçlandı. CHP bugüne kadar Esad'a karşı net bir tavır almamakla eleştirildi. Bundan sonra tavrında bir değişiklik olacak mı?
Biz baştan itibaren savaşın bir insanlık suçu olduğunu ifade eden bir siyasi partiyiz. Hatırlayın, 2003 yılında 1 Mart Tezkeresine şiddetli şekilde muhalefet eden tek parti CHP’dir. CHP’nin 2002 ve 2003 yıllarındaki tüm uyarıları ciddiye alınsaydı, Irak’ta 1,5 milyon Müslüman ölmemiş olacaktı. Bugün Irak’a baktığımızda, perişan, yerle bir edilmiş, halkı sefalet içerisinde bir ülke görüyoruz. Irak, yılda 170 milyar dolar petrol geliri olan bir ülke, buna rağmen halkı yoksul, herkes aç. Kuralların, demokrasi hukuk, özgürlüğün olmadığı yerde bunların yaşanmaması mümkün değil. O gün de, bugün de, Türkiye’nin orta doğuda oluşabilecek bir savaşta suç ortağı olmaması gerektiğini söyleyen yine CHP idi. Geçmişte de yine aynı şiddetli şekilde mücadele ettik. Başbakanın ilk kez “Orta doğudaki komşularla sıfır sorun, çok iyi ilişkilerimiz var” dediğinde, bunu en çok takdir eden biz olduk. Başbakan Antep’te miting alanında konuşmasında “Uzun yıllardır Suriye ile aramızda tel örgüler örülmüştü. Esad kardeşimiz ile bir araya geldik, sorunu çözdük, Suriye’deki kardeşimiz elini kolunu sallayarak Antep’e geliyor, Antep’teki insanlarımız da elini konunu sallayarak Şam’a gidiyor.” demişti. Birlikte, barış, kardeşlik mesajları veriyorlar ve ilk kez dünyada çok benzeri olmayan, kardeş ülkelerde olan bir sistemle ortak bakanlar kurulu toplantısı yaptılar. Hiç birisini eleştirmedik, tam tersine takdir ettik. Çünkü bu coğrafyada, özellikle kapı komşularımızla iyi ilişkilerin, aynı zamanda da o ülkelerin güçlenmesine de büyük katkısı olacağı inancındayız.
Sonra ne olduysa ansızın Türkiye’nin o dış politikası 180 derece değişti, gereksiz, lüzumsuz bir kavganın içine girdik. O dönem ki Türkiye’nin müttefiklerine baktığımızda bir kısmı çok bilinmeyen egemen güçler bir yana orta doğuya baktığımızda Katar, Arabistan gibi müttefikleri görüyoruz. Savaşın gerekçesi Suriye’de demokrasinin olmadığı iddiasıydı. Demokrasi, özgürlük her yerde olması lazım. Sayın Genel Başkan da ifade etti, nerede insan hakları ihlali varsa, sonuna kadar beraber gidelim dedi. Suriye yeni keşfedilmiş değildi. Babadan beri otoriter bir sistem olduğu hepimiz biliyoruz. Gerek Esad güçleri, gerekse Türkiye’nin desteklemiş olduğu muhalif güçler son yılların en acımasız insanlık suçunu işliyorlar. Savaşın kazanı olmaz, savaşın kuralları da olmaz. Bunu en iyi İsmet Paşa ifade etmiştir. Türkiye’nin ikinci dünya savaşına girmemesi için olağan üstü çaba sarf etmiştir. Savaş cephelerinde yaşadığı, savaşın nasıl acımasız bir süreç getirdiğini bildiği için İsmet Paşa Türkiye’yi savaşın dışında tutmuştur. CHP olarak ısrarla olayın parçası olmayalım dememize rağmen, ne yazık ki olundu. CHP olarak orta doğudaki, Irak, Mısır ve Suriye’deki bütün temaslarımızın temel sebebi daha barışçıl bir ortamı nasıl yaratabilirizdi. Ama ne yazık ki, bizim bütün bu barışçıl çabalarımıza iktidarca “yok onunla işbirlikçi, yok bununla işbirlikçi” denilip, iç politikada malzeme haline getirdi. Şimdi geldiğimiz nokta gerçekten çok acımasızca. Bizim tavrımız her daim barıştan, demokrasiden, insan haklarından yanadır.
Arama yapılan TIR’larda çeşitli mühimmat olduğu gözlendi. Bir ülkeye gizli kapaklı silah sokmak suç değil mi, Türkiye’ye bir uluslararası yaptırım söz konusu olabilir mi?
TIR olayı uluslararası arenada çok ciddi sıkıntıya sokar Türkiye’yi. Suriye ile aramızdaki husumet zaten en son noktaya gelmiş durumda. Daha da kötüsü, yaşananlar neticesinde savaş suçlusu bir ülke durumuna düşmemiz vahim bir olay olur. Böyle giderse olacağı da budur.
Sosyal yardım dağıtmak, sosyal bir devletin doğal ve zorunlu görevidir. Ancak iktidar bir ton kömür , iki kilo pirinç dağıtırken bile tüm kameraları çağırıp bunu bir şova dönüştürmektedir. Oysa bu yardımı yapmak zaten devletin ödevi, görevidir. Eğer Suriye’ye insani bir yardım yapıyorlarsa, battaniye, ilaç gönderiyorlarsa, şayet bu tırların içinde insani yardımlar varsa, her kömüre, pirince çağırdıkları kameralar gelsin çeksin, yayınlansın, bizlerde, tüm dünya da yaptıkları yardımı görsün. İki kilo pirincin piarını yapıyorlar da, uluslararası yardımın neden piarını yapmıyorlar? Madem insani yardım var bu tırlarda, araçlarda ne olduğunu görmemizin ne sakıncası var, açsınlar görelim. Kameralardan, kamu oyunda neden saklıyorlar? Gösterilmediği takdirde kamu oyunda oluşan sorulardan kaçamazlar.
TIR’ların açığa çıkarılmasındaki esas hedef olayı uluslararası boyuta mı çekmek? Erdoğan’ın savaş suçlusu olarak yargılanması bu durumda mümkün mü?
Elimizde çok somut veriler yok ama uluslararası basın medyadan okuduğumuzla, kamplardaki eğitime baktığımızda, doğrusu Türkiye bu işin bir parçası. Uluslararası hukuka göre suç işleniyor. Kampların hiçbir tanesi Birleşmiş Milletler kurallarına uygun değil. Eğer CHP milletvekilleri bir kampa giremiyorsa, o kampta soru işaret vardır. Dünyanın neresinde olursanız olun, Birleşmiş Milletlerin kuralı budur; gittiğinizde, talep ettiğinizde, çok rahat girip gezebiliyorsunuz. Biz Somali de BM kampını hiçbir sorun yaşamadan girdik gezdik. Hiç kimse sen niye geziyorsun demedi. Ancak bizdeki kamplar milletvekillerine dahi kapalı, içeride ne olup bitiyor, biz bilmiyoruz. Oysa bu kampların hiçbir tanesi basına, muhalefete kapalı olmamalı. Bu kampların basına, muhalefete kapalı olmasının arkasında çok ciddi nedenler var. Bu nedenler de zaman zaman kamuoyuna zaten yansıyor.
Operasyonlar ile birlikte kamu oyunda cemaat ile bir yakınlaşmadan bahsedilmeye başlandı. CHP-Cemaat birlikteliği mi kuruluyor?
76 milyon insan ile eşit mesafedeyiz. Hangi siyasal düşünceden olursa olsun, hangi gruptan olursa olsun. Gerçeklerin ortaya çıkmasını istiyoruz, savcılar işlerini serbestçe yapabilsin istiyoruz. Hukukun işlemesini istiyoruz. Biz kime inanacağız, devletin kurumlarına inanmayacak mıyız? Başında ne yazıyor, cumhuriyet savcıları, hiçbir kurumda cumhuriyet kelimesi yok. Cumhuriyet savcıları 76 milyon yurttaşın çıkarlarını korumak durumundalar. Operasyonu yapan savcının kimliği beni ilgilendirmez. Savcıların belgeleri, iddiaları doğru mudur, değil midir, biz buna bakarız. Geçiş dönemlerindeki savcıların kimliklerini araştırdık mı hiç, mesela İSKİ davasında savcıların kimliğini kimse sorguladı mı, Özal, Demirel, Çiller dönemindeki savcılarını kimliğini kimse sorguladı mı? Kim oldukları, neci oldukları beni hiç ilgilendirmez. Savcının bilgileri belgeleri doğru mudur, değil midir önemli olan budur. Doğru değilse, getirin bize kime mensup olursa olsun gereğini yapalım. Ama bütün tapelere baktığımızda, bütün belgelere baktığımızda yüzde yüzün doğru olduğu bir yerde, “bu savcı şeyci” beni hiç ilgilendirmez. O savcının da herhangi bir insan gibi, siyasal düşüncesi olacak. Bu son derece doğal. Savcı, hukuk ile ilgili gereğini yapıyor mu, yapmıyor mu, esas olan budur.
Polis teşkilatındaki yer değiştirmeleri nasıl yorumluyorsunuz?
Aynı polis İzmir, Eskişehir belediyesinde operasyon yaparken, hiç kimse o polislerin hangi siyasi düşünceden olduğunu sorguladı mı? Aynı polisler hepimize Gezi Parkında 25 gün çile çektirdiler. 12 gencimiz gözünü kaybetti, 7 kardeşimiz hayatını kaybetti. Altı ay önce bu Başbakan bu polislere “destan yazdınız” dedi, bu destan yazan polisler 6 ay sonra ne oldu da cemaate ya da başka bir gruba mensup oldu. Polis organize yolsuzluğu, çeteyi, hırssızlığı suçüstü ederken o polis memurlarının neci olduklarını mı sorgulayacağız. Evet, ilk kez polis destan yazmıştır. Ama iktidar engellemiştir, destanı yazdırmamıştır. Polisin yasadaki görevi hırsızı yolsuzluk yapanı yakalamaktır, hak arayanın gözünü çıkarmak değildir. Umut ediyorum ki, polis teşkilatı de kendisine bir çeki düzen verecektir. O polis o gün arkadaşları Hatay’da duvara yapıştırıldığında isyan etmedikleri için de o polisi de kınıyorum ben. Bakın şimdi hepiniz darmaduman oldunuz. Ama size de CHP sahip çıkacaktır.
Operasyonlar, paralel yapı derken, devlet kim, ne şu an?
İran’lı bir sosyoloğa sormuşlar “İran’daki bu değişimi fark edemediniz mi?” Çok güzel bir cevap vermiş “Her gün baktığınız bir ağacın ne kadar büyüdüğünü fark edemezsiniz.” Bu iktidar öyle bir aymazlıktan başladı ki, nasılsa devlet benim, devletin tüm kurumları benim mantığı ile çok rahat istediğini yaptı. Her şeye rağmen bu devletin bir vicdanı vardır. 600 yıllık Osmanlı tarihini okuduğunuzda 90 yıllık cumhuriyet tarihinde bunu görürsünüz. Devletin vicdanını yok sayamazsınız. Hatırlayın, 15 gün boyunca herkes Bülent Arınç ile meşgul oldu. Kozmik odalara girdiler, Ankara’nın derin dehlizleri dediler. O halde açalım bu derin dehlizleri. Açalım, arındıralım, temizleyelim bu dehlizleri. Yok öyle olmazmış, nasıl yapacakmışız: “Bizim çocuklara dokunmayacaksınız”. Niye? Çıkacaksın diyeceksin, bizim çocuklar burada, çocuklarınız gidip savcılara ifade verecekler. Hodri meydan. Savcıların önündeki engeller kaldırılmalı. Herkes yargıya hesap versin. Sonra dönelim bu savcılar hukuken suç işlemişler mi inceleyelim. Suç işledilerse sonuna kadar AKP’nin arkasındayız. Ama önce çocuklar hesap verecek. Bunun için savcı, polis olmaya gerek yok. Gürsel Tekin olarak iki yıl önce organize yolsuzluğun nasıl olduğunu TBMM’de basın toplantısıyla açıkladım, bedelinin 100 milyar dolar olduğunu, yetmedi bütün belgeleri ile Başbakana mektupla da gönderdim.
Bu hafta başında Suriye’den gelen işkence fotoğrafları yayınlandı ve Esad yönetimi suçlandı. CHP bugüne kadar Esad'a karşı net bir tavır almamakla eleştirildi. Bundan sonra tavrında bir değişiklik olacak mı?
Biz baştan itibaren savaşın bir insanlık suçu olduğunu ifade eden bir siyasi partiyiz. Hatırlayın, 2003 yılında 1 Mart Tezkeresine şiddetli şekilde muhalefet eden tek parti CHP’dir. CHP’nin 2002 ve 2003 yıllarındaki tüm uyarıları ciddiye alınsaydı, Irak’ta 1,5 milyon Müslüman ölmemiş olacaktı. Bugün Irak’a baktığımızda, perişan, yerle bir edilmiş, halkı sefalet içerisinde bir ülke görüyoruz. Irak, yılda 170 milyar dolar petrol geliri olan bir ülke, buna rağmen halkı yoksul, herkes aç. Kuralların, demokrasi hukuk, özgürlüğün olmadığı yerde bunların yaşanmaması mümkün değil. O gün de, bugün de, Türkiye’nin orta doğuda oluşabilecek bir savaşta suç ortağı olmaması gerektiğini söyleyen yine CHP idi. Geçmişte de yine aynı şiddetli şekilde mücadele ettik. Başbakanın ilk kez “Orta doğudaki komşularla sıfır sorun, çok iyi ilişkilerimiz var” dediğinde, bunu en çok takdir eden biz olduk. Başbakan Antep’te miting alanında konuşmasında “Uzun yıllardır Suriye ile aramızda tel örgüler örülmüştü. Esad kardeşimiz ile bir araya geldik, sorunu çözdük, Suriye’deki kardeşimiz elini kolunu sallayarak Antep’e geliyor, Antep’teki insanlarımız da elini konunu sallayarak Şam’a gidiyor.” demişti. Birlikte, barış, kardeşlik mesajları veriyorlar ve ilk kez dünyada çok benzeri olmayan, kardeş ülkelerde olan bir sistemle ortak bakanlar kurulu toplantısı yaptılar. Hiç birisini eleştirmedik, tam tersine takdir ettik. Çünkü bu coğrafyada, özellikle kapı komşularımızla iyi ilişkilerin, aynı zamanda da o ülkelerin güçlenmesine de büyük katkısı olacağı inancındayız.
Sonra ne olduysa ansızın Türkiye’nin o dış politikası 180 derece değişti, gereksiz, lüzumsuz bir kavganın içine girdik. O dönem ki Türkiye’nin müttefiklerine baktığımızda bir kısmı çok bilinmeyen egemen güçler bir yana orta doğuya baktığımızda Katar, Arabistan gibi müttefikleri görüyoruz. Savaşın gerekçesi Suriye’de demokrasinin olmadığı iddiasıydı. Demokrasi, özgürlük her yerde olması lazım. Sayın Genel Başkan da ifade etti, nerede insan hakları ihlali varsa, sonuna kadar beraber gidelim dedi. Suriye yeni keşfedilmiş değildi. Babadan beri otoriter bir sistem olduğu hepimiz biliyoruz. Gerek Esad güçleri, gerekse Türkiye’nin desteklemiş olduğu muhalif güçler son yılların en acımasız insanlık suçunu işliyorlar. Savaşın kazanı olmaz, savaşın kuralları da olmaz. Bunu en iyi İsmet Paşa ifade etmiştir. Türkiye’nin ikinci dünya savaşına girmemesi için olağan üstü çaba sarf etmiştir. Savaş cephelerinde yaşadığı, savaşın nasıl acımasız bir süreç getirdiğini bildiği için İsmet Paşa Türkiye’yi savaşın dışında tutmuştur. CHP olarak ısrarla olayın parçası olmayalım dememize rağmen, ne yazık ki olundu. CHP olarak orta doğudaki, Irak, Mısır ve Suriye’deki bütün temaslarımızın temel sebebi daha barışçıl bir ortamı nasıl yaratabilirizdi. Ama ne yazık ki, bizim bütün bu barışçıl çabalarımıza iktidarca “yok onunla işbirlikçi, yok bununla işbirlikçi” denilip, iç politikada malzeme haline getirdi. Şimdi geldiğimiz nokta gerçekten çok acımasızca. Bizim tavrımız her daim barıştan, demokrasiden, insan haklarından yanadır.
Arama yapılan TIR’larda çeşitli mühimmat olduğu gözlendi. Bir ülkeye gizli kapaklı silah sokmak suç değil mi, Türkiye’ye bir uluslararası yaptırım söz konusu olabilir mi?
TIR olayı uluslararası arenada çok ciddi sıkıntıya sokar Türkiye’yi. Suriye ile aramızdaki husumet zaten en son noktaya gelmiş durumda. Daha da kötüsü, yaşananlar neticesinde savaş suçlusu bir ülke durumuna düşmemiz vahim bir olay olur. Böyle giderse olacağı da budur.
Sosyal yardım dağıtmak, sosyal bir devletin doğal ve zorunlu görevidir. Ancak iktidar bir ton kömür , iki kilo pirinç dağıtırken bile tüm kameraları çağırıp bunu bir şova dönüştürmektedir. Oysa bu yardımı yapmak zaten devletin ödevi, görevidir. Eğer Suriye’ye insani bir yardım yapıyorlarsa, battaniye, ilaç gönderiyorlarsa, şayet bu tırların içinde insani yardımlar varsa, her kömüre, pirince çağırdıkları kameralar gelsin çeksin, yayınlansın, bizlerde, tüm dünya da yaptıkları yardımı görsün. İki kilo pirincin piarını yapıyorlar da, uluslararası yardımın neden piarını yapmıyorlar? Madem insani yardım var bu tırlarda, araçlarda ne olduğunu görmemizin ne sakıncası var, açsınlar görelim. Kameralardan, kamu oyunda neden saklıyorlar? Gösterilmediği takdirde kamu oyunda oluşan sorulardan kaçamazlar.
TIR’ların açığa çıkarılmasındaki esas hedef olayı uluslararası boyuta mı çekmek? Erdoğan’ın savaş suçlusu olarak yargılanması bu durumda mümkün mü?
Elimizde çok somut veriler yok ama uluslararası basın medyadan okuduğumuzla, kamplardaki eğitime baktığımızda, doğrusu Türkiye bu işin bir parçası. Uluslararası hukuka göre suç işleniyor. Kampların hiçbir tanesi Birleşmiş Milletler kurallarına uygun değil. Eğer CHP milletvekilleri bir kampa giremiyorsa, o kampta soru işaret vardır. Dünyanın neresinde olursanız olun, Birleşmiş Milletlerin kuralı budur; gittiğinizde, talep ettiğinizde, çok rahat girip gezebiliyorsunuz. Biz Somali de BM kampını hiçbir sorun yaşamadan girdik gezdik. Hiç kimse sen niye geziyorsun demedi. Ancak bizdeki kamplar milletvekillerine dahi kapalı, içeride ne olup bitiyor, biz bilmiyoruz. Oysa bu kampların hiçbir tanesi basına, muhalefete kapalı olmamalı. Bu kampların basına, muhalefete kapalı olmasının arkasında çok ciddi nedenler var. Bu nedenler de zaman zaman kamuoyuna zaten yansıyor.
Operasyonlar ile birlikte kamu oyunda cemaat ile bir yakınlaşmadan bahsedilmeye başlandı. CHP-Cemaat birlikteliği mi kuruluyor?
76 milyon insan ile eşit mesafedeyiz. Hangi siyasal düşünceden olursa olsun, hangi gruptan olursa olsun. Gerçeklerin ortaya çıkmasını istiyoruz, savcılar işlerini serbestçe yapabilsin istiyoruz. Hukukun işlemesini istiyoruz. Biz kime inanacağız, devletin kurumlarına inanmayacak mıyız? Başında ne yazıyor, cumhuriyet savcıları, hiçbir kurumda cumhuriyet kelimesi yok. Cumhuriyet savcıları 76 milyon yurttaşın çıkarlarını korumak durumundalar. Operasyonu yapan savcının kimliği beni ilgilendirmez. Savcıların belgeleri, iddiaları doğru mudur, değil midir, biz buna bakarız. Geçiş dönemlerindeki savcıların kimliklerini araştırdık mı hiç, mesela İSKİ davasında savcıların kimliğini kimse sorguladı mı, Özal, Demirel, Çiller dönemindeki savcılarını kimliğini kimse sorguladı mı? Kim oldukları, neci oldukları beni hiç ilgilendirmez. Savcının bilgileri belgeleri doğru mudur, değil midir önemli olan budur. Doğru değilse, getirin bize kime mensup olursa olsun gereğini yapalım. Ama bütün tapelere baktığımızda, bütün belgelere baktığımızda yüzde yüzün doğru olduğu bir yerde, “bu savcı şeyci” beni hiç ilgilendirmez. O savcının da herhangi bir insan gibi, siyasal düşüncesi olacak. Bu son derece doğal. Savcı, hukuk ile ilgili gereğini yapıyor mu, yapmıyor mu, esas olan budur.
Polis teşkilatındaki yer değiştirmeleri nasıl yorumluyorsunuz?
Aynı polis İzmir, Eskişehir belediyesinde operasyon yaparken, hiç kimse o polislerin hangi siyasi düşünceden olduğunu sorguladı mı? Aynı polisler hepimize Gezi Parkında 25 gün çile çektirdiler. 12 gencimiz gözünü kaybetti, 7 kardeşimiz hayatını kaybetti. Altı ay önce bu Başbakan bu polislere “destan yazdınız” dedi, bu destan yazan polisler 6 ay sonra ne oldu da cemaate ya da başka bir gruba mensup oldu. Polis organize yolsuzluğu, çeteyi, hırssızlığı suçüstü ederken o polis memurlarının neci olduklarını mı sorgulayacağız. Evet, ilk kez polis destan yazmıştır. Ama iktidar engellemiştir, destanı yazdırmamıştır. Polisin yasadaki görevi hırsızı yolsuzluk yapanı yakalamaktır, hak arayanın gözünü çıkarmak değildir. Umut ediyorum ki, polis teşkilatı de kendisine bir çeki düzen verecektir. O polis o gün arkadaşları Hatay’da duvara yapıştırıldığında isyan etmedikleri için de o polisi de kınıyorum ben. Bakın şimdi hepiniz darmaduman oldunuz. Ama size de CHP sahip çıkacaktır.
Operasyonlar, paralel yapı derken, devlet kim, ne şu an?
İran’lı bir sosyoloğa sormuşlar “İran’daki bu değişimi fark edemediniz mi?” Çok güzel bir cevap vermiş “Her gün baktığınız bir ağacın ne kadar büyüdüğünü fark edemezsiniz.” Bu iktidar öyle bir aymazlıktan başladı ki, nasılsa devlet benim, devletin tüm kurumları benim mantığı ile çok rahat istediğini yaptı. Her şeye rağmen bu devletin bir vicdanı vardır. 600 yıllık Osmanlı tarihini okuduğunuzda 90 yıllık cumhuriyet tarihinde bunu görürsünüz. Devletin vicdanını yok sayamazsınız. Hatırlayın, 15 gün boyunca herkes Bülent Arınç ile meşgul oldu. Kozmik odalara girdiler, Ankara’nın derin dehlizleri dediler. O halde açalım bu derin dehlizleri. Açalım, arındıralım, temizleyelim bu dehlizleri. Yok öyle olmazmış, nasıl yapacakmışız: “Bizim çocuklara dokunmayacaksınız”. Niye? Çıkacaksın diyeceksin, bizim çocuklar burada, çocuklarınız gidip savcılara ifade verecekler. Hodri meydan. Savcıların önündeki engeller kaldırılmalı. Herkes yargıya hesap versin. Sonra dönelim bu savcılar hukuken suç işlemişler mi inceleyelim. Suç işledilerse sonuna kadar AKP’nin arkasındayız. Ama önce çocuklar hesap verecek. Bunun için savcı, polis olmaya gerek yok. Gürsel Tekin olarak iki yıl önce organize yolsuzluğun nasıl olduğunu TBMM’de basın toplantısıyla açıkladım, bedelinin 100 milyar dolar olduğunu, yetmedi bütün belgeleri ile Başbakana mektupla da gönderdim.










